Osmanlı’nın kuruluş dönemine ait bir tartışma konusu olarak; devletin yahut tebaanın, imparatorluğun ilk yüzyılında Alevi/Bektaşi kimliğine sahip olduğuna dair bir kısım söylem ve yorumlar ortaya atılıyor. Meseleyi bir inanç kavgası olarak ele alan bu yaklaşımlar bir yandan tarihi bağlamdan kopan bir tartışma yürütürken diğer taraftan anakronik ve saplantılı polemiklerle bugünün sorunlarını geçmişi yeniden inşa etmeye çalışarak çözmeye çalışıyorlar. Elimizdeki tarihi veriler böyle olmadığını ortaya koyuyor. İzah edelim.
İddialar o dur ki; Horasan bölgesinde ortaya çıkan bir takım Heterodoks inançlar, Moğol istilalarıyla birlikte göçlerle batıya taşınarak Anadolu Türklüğü içerisinde yer etmiş, Osmanlı’nın ilk dönemlerinden itibaren Türk-İslamlığın inanç ve düşünce dünyası Alevi/Bektaşi tandans ile şekillenmeye başlamıştır. Elbette bu savın geçerli gördüğü argüman, 12. Yüzyıl Anadolu İslam coğrafyasında rastlanan Vefai/Kalenderi dervişlerin halk tarafından teveccüh görmesi ve hatta devleti tehdit edecek boyutlardaki isyanlara yol açacak kadar kalabalık kitlelere hitap edebilmiş olmasıdır. Bu görüş, bugünden bakınca anlaşılır ve kabul edilebilir görünüyor. Ancak bugünün gerçekliğini sekiz asır öncesine mâl edersek hata ederiz.
- Yüzyıl, İslam coğrafyası için bir tekâmül evresi olmuştur. Merkezi bir idare altında yaşamamış olmanın getirisi olarak özgür ve özgün düşünce imkânı bulan İran, Arap, Mısır ve Anadolu hinterlantlarında yeni fıkıh akımları, tasavvuf hareketleri ve meşrepler ortaya çıkmıştır. Bu informel öğretiler, sınırları belirgin olmayan üstelik heterojen kitlelerin düşünce dünyalarında şekillenerek yazılı olmayan usullerle nakledilerek günümüze kadar ulaşmıştır. Bu yönüyle köşeleri ve sınırları belirgin olmayan bu fikir ekollerinin, sanıldığının aksine birbirlerine muhalif ya da aykırı yanları da olmamıştır. Elbette ilk akla gelecek olan İsmaililik, Batınilik ve Haricilik gibi köşeli inançlar olacaktır. Ancak bu rijit hareketler hem 12. Yüzyılın meselesi değildir hem de siyasi güdümlü olmaları dolayısıyla konumuz dışındadır.
Anadolu Selçuklu Devleti, bu çalkantılı dönemin öznesi olmuş ve ayrıca Osmanlı’nın hem insan hem kültürel hem siyasi zeminini oluşturmuştur. Selçuklu döneminde siyasi istikrarsızlığın hâkim olduğu son evresindeki inanç tecrübelerini anlarsak, bu tarihi meseleyi tarihin gerçekliğiyle kavramış oluruz.
Anadolu İslam’ına etki eden temel iki unsuru Fıkıh ve Tasavvuf etkisi olarak ele almak gerekir. Elbette bu iki etkinin birbirleriyle iltisakını yadsıyamayız ancak aralarında bir sebep-sonuç ilişkisi olduğunu da iddia edemeyiz. Nitekim tasavvufi hareketler bakımından belki de İslam coğrafyası içinde en zengin ve en renkli atmosferi yaşadığımız topraklarda görürüz. Vefai, Kalenderi, Melami ve Yesevi öğretiler, ortaya çıktığı doğuda olduğundan daha canlı ve daha etkili olmuştur. Henüz talihin terazisinde yeterince sınanmayan, daha az insana, daha dar yaşam alanlarında ortaya çıkan bu ekoller, geniş kitleler ve başkaca kültürler içerisinde renk ve kıvam değiştirmiştir. Bu genel izahtan sonra konuya gelecek olursak; Türkiye Selçukluları döneminde ve Osmanlı’nın kuruluş yıllarında Türk-İslam coğrafyasındaki hakim inanç ve geleneklerin ne olduğunu ortaya koyalım. Önce sapla samanı ayırt edebilmek adına mezhep ve tasavvuf ayrımını doğru yapmak gerek. Mezhep, fıkıh üzere inşa edilmiş ekollerdir. İslam toplumları, şüphesiz Kur’an-ı Kerim’in kesin ve apaçık hükümleri üzerine bir hukuk düzeni inşa etmişlerdir. Ancak Kur’an, üslubu gereği her meseleyi ayrı ayrı ele alan bir hukuk literatürü değildir; aşılmaması gereken kesin sınırları çizer ve bu sınırlar içerisinde “yetefekkerûn, tetefekkerûn, yetezekkerûn” ifadeleriyle eylemlerin doğruluğunu/yanlışlığını akla havale eder ve bu sınırlar içerisindeyse toplumların kendilerine özgü göreneklerini “ma’ruf” kavramı üzerinden ortak akılla yürütmelerini tavsiye eder. Velhasıl Kur’an, belirlediği kesin sınırlar içerisinde tefekkür üzerinden bireysel aklın, ma’ruf üzerinden kollektif aklın rehberliğini salık verir. Ancak insan, karşılaştığı yeni soru ve sorunlara karşı fikir yürütürken kaçınılmaz olarak zorlanır ve daha derinlemesine düşünmek mecburiyetinde kalır. Yine Kur’an, bu noktada “yetefekkehûn” kavramı üzerinden bireysel olarak derin düşünmeyi, “şûra” ilkesiyle de ortak akıl ile ilkeler belirlemeyi salık verir. Tam da bu noktada karşımıza çıkan “yetefekkehûn”, yani fıkıh kavramı, ortaya çıkan soru ve sorunlara bireysel aklın zorlandığı noktada ortak akıl ile derinlemesine düşünme ve çözümleri örf yani ma’ruf haline getirme izni ve tavsiyesidir. Günümüze ulaşan dört amel mezhebi de bu izin üzere ortaya çıkmıştır.
Kısaca izah edecek olursak, mezhepler kendi toplumsal dokusuna uygun olarak kollektif kurallar ortaya koymuştur. Örneğin Hanefi Mezhebi; ayet ve hadisi önce akla havale etmiş, soru ve sorunlara icma ve kıyas yöntemleriyle cevaplar aramıştır. Şafii Mezhebi; ayet ve sahih olan hadisler var ise aklı reddeder, son çare olarak akıldan istifade etmeyi tercih eder. Mâlikî Mezhebi; ayet ve hadisten sonra Medine’de halkının uygulamalarını kendine rehber alır. Ayet ve hadisten sonra cevapları Medine halkının örfünde arar. Hanbeli Mezhebi; aklı neredeyse tamamen dışlar ve en zayıf hadisi bile aklın önüne koyar. Akla ve kıyasa son çare olarak ve çok dar bir çerçevede izin verir.
Tüm bu bilgiler bağlamında açıktır ki; fıkıh formel bir sosyal kurumdur. Kurallar koyar, doğruyu ve yanlışı belirtir, normal ve anormal olanı belirler. Ancak tasavvuf informel bir sosyal kurumdur. Resmi değildir, kesin kuralları yoktur ve en önemlisi hüküm vermez. Fıkıhtan tamamen bağımsız olmak üzere; bir huy, bir üslup bir anlam arayışı çabasıdır. Bu yönüyle tasavvuf, eğer izin veriyor ise her din, her mezhep, her toplum içinde kendine yer edinebilir ve müntesipler bulabilir. Tam da bu noktada mezheplerin tasavvufi akımlara yaklaşımları belirleyici rol oynamaktadır. Maliki ve Şafii Mezhepleri, içerisinde fıkıh öğretisi olmayan tasavvufu zındıklık olarak görüp reddederken Hanbeli Mezhebi, zühd anlayışını aşan tasavvufi usul ve gelenekleri topyekûn şirk olarak tanımlayıp din dışı kabul eder. Hanefi Mezhebi ise tasavvuf ekollerine karşı daha müsamahalı davranmıştır. Tam da bu sebeple, tasavvufi akımlar, diğer mezheplere nispeten Hanefi kimliği taşıyan coğrafyalarda daha geniş yayılma alanları bulabilmiştir. Örneğin Kadiri, Nakşibendi, Şazeli ve Ticani gibi fıkıh öğretilerini bir tarikat kapısı olarak tanımlayan ekoller ancak bu üç mezhebin içerisinde yer edinebilmişlerdir. Diğer taraftan Mevlevilik, Melamilik, Yesevilik ve Bektaşilik gibi tasavvuf hareketleri, kimi uygulamaları ve soyut felsefi söylemleri nedeniyle ancak Hanefi coğrafyalarda tahammülle karşılanmışlardır.
Tasavvuf akımlarını da üçe ayırmak yerinde olacaktır. Arap coğrafyasında ortaya çıkan hareketler, bulundukları coğrafyadaki hâkim mezheplerin kurallarına riayet etmek suretiyle varlıklarını sürdürebilmişlerdir. Bunlar Kadirilik, Rıfailik, Ticanilik gibi Arap sosyolojisi içerisinde tekâmül etmişlerdir. Diğer taraftan Melamilik, Kalenderilik, Kübrevilik gibi Horasan merkezli tasavvuf ekolleri vardır. Elbette ortaya çıktığı coğrafya bakımından Fars/İran etkisi altında gelişmiştir hatta İslamiyet öncesi İran geleneklerinin izlerine rastlamak mümkündür. Üçüncü olarak ise; Orta Asya merkezli olmak üzere; Müslüman Türkler arasında yükselen Yesevilik ve Nakşibendilik hareketlerinden söz edebiliriz. Horasan’daki tasavvuf hareketlerinden farklı olarak mistik izler taşımayan, daha yalın bir Allah sevgisi ile insan merkezli bir hoşgörü usulü benimsemiş olması bakımından diğer tasavvuf ekollerinden ayrıldığını söyleyebiliriz. Öyle ki; Horasan merkezli hareketler, Arap coğrafyasındaki Maliki, Şafii ve Hanbeli mezhepleri içerisinde görülmezken özellikle Nakşibendilik, bu üç mezhebin hakim olduğu coğrafyalarda en çok teveccüh gören tasavvuf hareketlerinden biri olmuştur.
- yüzyıla kadar, ortaya çıktıkları coğrafyalarda gelişen bu tasavvuf hareketleri, özellikle Moğol İstilalarıyla başlayan göç hareketleri neticesinde yeni coğrafyalara taşınarak yeni insanlarla tanışma fırsatı buldu. Bu devinim neticesinde Türk-İslam coğrafyalarında pek çok tasavvuf hareketinin bir arada, temas halinde ve hatta iç içe var olma imkânı da bulmasıyla, günümüze dek devam eden tartışmaların da başlamasına yol açtı. Selçuklu başkenti Konya’da Kalenderi-Melami kökenli Mevlevilik ortaya çıkarken, Nevşehir’de ortaya çıkan Bektaşilik, Kalenderi-Yesevi bir anlayışa evrildi. Irak merkezli olmak üzere ortaya çıkan Vefailik ise Yesevi-Melami bir üslup benimsedi. Anlaşılacağı üzere bu tasavvuf hareketlerinin hiçbiri, ortaya çıktıkları coğrafyalardaki haliyle saf ve püriten haliyle kalmadılar. Yakın coğrafyalarındaki diğer tasavvuf hareketlerini etkileyip yine onlardan etkilenerek daha etkileyici söylemler ve daha geniş müntesipler edindiler. Yesevilik, Yesi’de ortaya çıktığı haliyle kalmadı ve Melamilikle etkileşerek Vefâiliği, Kalenderilikle etkileşerek Bektaşiliği ortaya çıkardı. Kalenderi ve Melamilik de sentez halinde Mevlevilik gibi müstakil bir tasavvuf ekolü meydana getirdi. Köklerinde mistisizm olmayan Yesevilik, Melamilik ve Kalenderilikten etkilenerek bu mistik akımların içinde mütemmim cüz olma özelliğini yitirse de Horasan etkisindeki mistik ekollerle etkileşime girmeyen yine Orta Asya kökenli başka bir tasavvuf hareketi olan Nakşibendilik ayrı ve daha güçlü bir tarihsel süreçte ilerledi.
Türklerin İslamlaşmasındaki diyalektiği bu eksende anlayabiliriz. Kökleri Orta Asya’ya dayanan saf bir Allah inancı ve insana sevgi merkezli bir öğreti olarak Yesevilik ve yine Türk olduğunu bildiğimiz Maturidi’nin öğretileriyle İslamlaşan Türk İslamlığı, daha en başında kendisini Hanefi ekolünün içinde buldu. Zira Türklerin İslam’ı kabul etmeye başladıkları coğrafyada hâkim inanç Hanefilik idi. Bu çağda hâkim olan Samani Devleti’nin resmi mezhebinin Hanefilik olduğu gerçeğini de ayrıca ortaya koymak gerekir. Türklerin batıya ilerleyişiyle neşet eden Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu devletleri döneminde de Hanefiliğin temel fıkıh öğretisi olarak benimsendiğini biliyoruz. Öyle ki; Kadı’l-Kudatlık (Başkadılık) makamında Hanefi fıkhı üzere hüküm verilmekteydi. Hatta Sultanın çıkardığı örfi kanunlar bile Hanefi fıkhının ilkelerine uygun olarak düzenlenmekteydi. Aynı şekilde Medreselerde Maturidi kelamının öğretildiğini biliyoruz. Konya, Erzurum ve Sivas’taki büyük medreselerin müfredatı yine Hanefi-Maturidi alimlerin kitaplarından oluşmaktaydı. Buna rağmen, günümüzde Hanefiliğe aykırı gibi görülen Melami-Kalenderi tasavvufi hareketler Hanefi fıkhına aykırı görülmemiş, hatta bilakis Selçuklu Sarayında büyük itibar gören Mevlana Celaleddini Rumi, Kalenderi-Melami meşrebe dayanan tasavvufi öğretilerine rağmen Hanefi fıkhını benimsemiş ve müntesiplerini de bu fıkıh üzerine eğitmiştir.
Osmanlı’nın yükseldiği çağda da Anadolu’daki sosyal ve kültürel atmosfer yaklaşık olarak aynıdır. Bu gerçekliği, Osmanlı’nın ilk çağ ulemasından da anlayabiliriz. Osmanlı’nın kuruluş dönemi söz konusu olduğunda akla ilk gelen isim olan Şeyh Edebali üst düzey bir fıkıh alimidir. Bunun yanında tasavvuftaki intisabı bakımından Melami kökleriyle akla gelen Vefai ekolündendir. Yine Osmanlı’nın ilk kadısı olan Dursun Fakih’in Hanefi olduğunu açık şekilde biliyoruz. Kendisi hem Melamiliği ağır basan Vefai tasavvufunun müntesibiyken diğer taraftan Kalenderi tandansa sahip olan Ahilik teşkilatının içerisinde yer almıştır. İlk Osmanlı medreselerinin kurucusu olan Dâvud-i Kayseri ise tartışmasız bir Hanefi hukukçusu olmasının yanı sıra Vahdet-i Vücud okulunun sistemleştiricisi olarak karşımıza çıkar.
Türk İslamlığı, neşet ettiği çağdan Osmanlı’nın kuruluşuna dek süreklilik arz edecek şekilde Hanefi fıkhını benimsemiştir. Diğer yandan tasavvufi intisabıyla Yesevilik ve ilişkide olduğu Vefai, Melami, Kalenderi ve hatta Vahdet-i Vücud gibi en aykırı görünen anlayışları da reddetmemiş, inanç ve düşünce dünyası içerisinde yer vermekten çekinmemiştir. Ancak Osmanlı’nın kuruluşundan itibaren gördüğümüz bu hoşgörü ve çeşitlilik, doğuda yükselen Şii akımın etkisiyle renk ve doku değiştirecektir. 14-15. Yüzyıllarda yeni coğrafyalar fethedilmesi ve geniş toprakların İslamlaştırmak için göçlerin teşvik edilmesiyle, ekseriyetle İç Anadolu’dan sevk edilen Müslüman Türklerle birlikte Mevlevilik, özellikle Balkan topraklarında genişleme imkânı buldu. Özellikle Karamanoğlu Beyliğinin Osmanlı’ya ilhakıyla birlikte başlana bu göçler, Osmanlı’nın batısını Mevlevi bir tasavvufi kimliğe bezenmiş hale getirirken doğusunda pek etki etmemiş, Vefai, Kalenderi, Melami meşrepler bu bölgede daha yerleşik ve kalıcı hale gelmiştir. Devletin doğu coğrafyasında ise Akkoyunlu Delveti’nin yıkılması ve Safevilerin güçlenmesiyle birlikte yeni bir etki alanı ortaya çıktı. Şah İsmail ile birlikte Şii inancı benimseyen ve inancını geniş kitlelere yaymak için misyonerlik faaliyetlerinden imtina etmeyen Safeviler, kaçınılmaz olarak Osmanlı coğrafyasında göçer ve bağımsız olarak yaşayan Türkmenler üzerinde etkili olmuştur. Halihazırda Horasan merkezli tasavvuf hareketlerinin en az 3 asır etkisinde bulunan ve daha da önemlisi Osmanlı vergi politikaları nedeniyle memnuniyetsiz olan bu Türkmen kitlelerin Şii inanca mensup Safeviler tarafından himaye edilmesi bir sosyopolitik krize yol açmıştır. Nihayet Yavuz Sultan Selim döneminde zirveye ulaşan çatışma hali, Osmanlı’nın doğusundaki inanç ekolleri üzerinde bir mihneye dönüşecektir. Önceleri makul ve hoşgörüyle karşılanan Vefai, Babai, Bektaşi, Haydari gibi Kalenderi-Melami hareketler aykırı ve tehlikeli olarak kodlanmış, ancak yine Kalenderi-Melami köklerden gelen Mevlevilik bu baskının dışında kalmıştır. Merkezi otoriteden uzak bu zümreler, zamanla Şii etkiyle birlikte kendilerine özgü bir inanç modelleyerek Hz. Ali merkezli bir öğreti geliştirerek günümüzde Alevilik ekolünün temellerini atmışlardır.
Hasılı, günümüzde Sünni-Alevi ayrılığı olarak kodlanan bu sosyopolitik mesele, tartışan taraflarca tarihi yeniden inşa etme çabasıyla suistimal edilmektedir. Osmanlı’nın aslında alevi köklere sahip olduğu söylemi bir tarafa, Aleviliğin Türk kökenli bir inanış olduğu iddiası diğer tarafa, Bektaşiliğin köklerinin Sünni mi Şii mi olduğu polemikleri başka bir tarafa, hepsini ayrı ayrı şerh etmek durumundayız. Maalesef tüm bu söylemleri ve üzerine terennüm edilen ezberleri bozmak zorundayız.
Türk İslamlığı, kuruluşundan günümüze dek tartışmasız olarak Hanefi-Maturidi ekseninde ilerlemiştir. Ancak diğer taraftan Pers/İran etkisiyle ortaya çıkan Türk İslamlığındaki Şiiliği de reddedemeyiz. Elbette bu iki inanç, itikadi olarak ayrı kutuplardadır ve birbirlerini tekfir etmektedir. Ancak şu gerçeğin her iki zümre içinde kabul edilmesi zordur; Şii Türklük ve Sünni Türklük, birbirlerinden ayrı ve bağımsız bir tarih serüveninin içerisinden geçerek günümüze ulaşmıştır. Ayrı mezhepler ve ayrı fıkıh normlarına sahiptir. Ancak Alevilik Türk Şiiliği ile Türk Sünniliğinin kesişim kümesi değildir, kendine has ayrı bir öğretisi, ayrı bir üslubu vardır ama bir fıkhı yoktur! Alevilik bu yönüyle kökleri Türk Sünniliğinden gelen ama Sünnilik tarafından terk edilen, Türk Şiiliği tarafından etkilenen ancak Şiilik sınırları içerisine de dahil olamayan, nihayet kendi başının çaresine bakmak zorunda kalan Anadolu insanının ürettiği ayrı, bağımsız ve saygı görmeyi hak eden müstakil, münhasır bir inançtır. Her inanç gibi de saygı görmeyi hak eder. Ancak sapla samanı birbirine karıştırmayalım. Türk İslamlığı, ilk çağından bu yana Hanefi-Maturidi inanç ile yükselmiştir. Pek çok tasavvufi akıma hoşgörüyle yaklaşmış ve benimsemiştir. Alevilik de Türk Sünniliği ile Türk Şiiliği arasındaki çekişmeler nedeniyle fıkıhsız bir mezhep olarak bugün Türk İslamlığı içerisinde kendine bir şekilde yer edinmiştir.
Velhasıl; İnanç bir tarih meselesi değildir, tarihin meselesi yapmaktan vazgeçelim. Saplantılı düşüncelerini dayandırmak için geçmişi yeniden inşa edenlerin söylemlerine itibar etmeyelim. Bırakalım herkes kendi cennetine ulaşmak için iyi birer insan olmaya çabalasın. Belki ve galiba doğru olanda budur.







